Ahulgoh Cehennemi
Düşmana dehşet salan tekbir sesleri bir çığ gibi vadilere kaydı ve barbar saflarda ölüm ürpermeleri dolaştırdı. Allah'a inanan ve vatanı Allah gibi seven dört beş bin kartal pençesi, gümüş işlemeli, ağızdan dolma karabinelerin kabzasında tek bir intikam yumruğu gibi sıkıldı. Çakmak sesleri, ferahlı birer müjde gibi bunalan ruhlara şifa olmuştu. Her tüfeğin üzerinden yüzlerce kıvılcım bir anda uçuştu ve beş bin namlu, Kafkasya'nın boğazında düğümlenen mukaddes bir hınç gibi boşanıp vadilere ölüm ve ateş kusmağa başladı. Şeyh Şamil ile Ahulgoh'a kapanan bütün kuvvet kadın ve çocuklar da dahil olduğu halde altı bin kişiyi geçmiyordu. Bu kuvvetin içinde birkaç yüz Polanyalı vatanperver bulunduğu ve Şamil'in düşmandan zaptettiği ikiz topçu bataryasıyla istihkam hizmetlerinde bu mültecilerin çalıştığını bazı ecnebi tarihleri rivayet etmektedir.
Çar Birinci Nikola, General Grabe'den her şeyden, hatta Kafkasya'dan evvel bizzat Şeyh Şamil'i istiyor, Gürcistan'a dost gibi getiremediği kahramanı Petesburg'a bir esir sıfatıyla getirmek için sabırsızlanıyordu. General Grabe, bu ağır hediyenin Çara, çok pahalıya mal olacağını bildiği için azami ihtiyata riayet ediyor ve kalenin önüne takviye üstüne takviye yığıyordu. Günler ilerliyor, haftalar hatta aylar geçiyor, fakat Ahulgoh'da küçük bir gedik bile açılamıyordu.
Genaral Grabe'nin saraya karşı vaziyeti günden güne nazikleşiyordu. İmparatorun isim gününe birkaç hafta kalmıştı ve Şamil'in o gün kendisine isim günü hediyesi olarak takdim edileceği kuvvetle vaat edilmişti. Halbuki Çar ordusunun zafer yolu önünde Ahulgoh'tan belalı bir engel daha vardı. Bu engel, Ahulgoh kalesine dikilecek herhangi düşman gözünün ikisini birden çıkaracak bir intikam parmağı gibi uzanan ve düşman muhasara ordusunun sol kanadını ve gerilerini tehdit eden Surhay Kule idi. Bu kule vahşi hayvanların bile tırmanıp sokulamadığı sarp ve yalçın bir kayalığın tepesinde kurulmuştu. Şamil'in en çok güvendiği ve öğündüğü naiplerinden Ali Bey, Miskit muhasarasını yararak çıkmış ve sağ kalan iki yüz fedai ile bu kuleye kapanmıştı. Surhay Kule'nin yüz mazgalı, ağızlarını Çar tarihlerinin hayretle açılan kulaklarına çevirmişti. Kafkas muharebelerinin parlak şeref destanlarından birini daha yazmak talihi bu kahraman kulenin dumanlı ve efkarlı başında doğuyordu.
General Grabe, bu cehennem nefesli granit külçesini yıkmadıkça Ahulgoh'u zaptetmek mümkün olmadığını anlamakta gecikmemişti. Kulenin iki yüz muhafızına karşı, tam mevcutlu beş taburla şiddetle bir hücum tertip ederek göz açtırmayan bir topçu hazırlığından sonra askerlerini süngü hücumuna kaldırdı. Kulenin sarp yamaçlarını kaplayan Çar müfrezeleri karınca gibi kaynıyor ve tepeye doğru adım adım yaklaşıyorlardı. Kalenin çevresindeki Kayaları ağır tank gibi kullanan bu muharip insanlar, bir taraftan da ortalığı simsiyah ve yağlı bir dumana boğan tutuşturulmuş çam kütüklerini yağdırarak düşmana karşı bir nevi boğucu ve kavurucu gaz muharebesi yapıyorlardı. Beş Rus taburuna mezar olan Surhay Kulenin son basamağına ancak bir iki bölük tırmanabilmişti.
Kılıç menziline giren bir düşmanda Kafkas muharibi hiç hayat eseri bırakır mıydı? İki yüz intikam kılıcı bir lahzada kınlarından sıyrılıp parladı. Bedbaht başların üzerinde iki yüz şimşek yüzlerce kere çaktı ve söndü. Sonra, her şey bitmiş ve Surhay Kulenin korkunç sırtında beş düşman taburunun ölüleri son uykularına dalmışlardı. Bu ağır hezimet, çarın seçme istila ordusunu can evinden yaraladı. Fakat muzaffer Surhay'ın kaybı daha ağırdı. Kahraman kule bu zafere başını çevirmiş ve yüzlerce düşman taburlarına bedel olan kale muhafızı Ali Bey, kırk yerinden yaralı bir efsane kahramanı gibi vatan ve gaza toprağının kucağında en büyük mertebeye ererek şehitliğe yükselmişti. Bu kara haber Şamil'e ulaştığı vakit, dağların büyük aslanı bağrında inledi. Ali Bey'in şahadeti, bütün Kafkasya için çok büyük bir kayıp ve elem verici bir hadise idi. Bu hazin vaka olabilir ki Surhay müdafaasını derhal felce uğratabilirdi ve Surhay düşerse Ahulgoh'un müdafaası ümitsiz bir vaziyete girebilirdi.
Aylardan beri kırk bin kişilik bir muhasara ordusunun bunaltıcı şiddetine karşı misli az görülen bir fedakarlıkla göğüs geren Ahulgoh esasen son günlerini yaşıyordu. Yer altı mahzenlerinde biriktirilmiş olan erzak bitmiş, cephane azalmış ve hele susuzluk büyük bir facia halini almıştı. Kalenin bütün su ihtiyaçlarını temin eden Koysu ve Aşılta ırmakları düşman ateşi karşısında ve muhasara ordusunun daimi kontrolü altında bulunuyordu.
Erkeklerin yanı başında dişi aslanlar gibi çarpışan fedakar kadınlar, kaleyi susuzluktan kurtarmak için harbin en zor yükünü omuzlarına yüklenmekten perva etmiyorlar, Ahulgoh ırmaklarının ve pınarlarının tehlikeli yollarında ölümle pençeleşerek muhafızlara su taşımağa uğraşıyorlardı.
Aylardan beri geceli gündüzlü düşmana çakmak ve pala çalan, elleri tetikten ve kabzadan bir an bile ayrılmayan kale muhafızlarının gözleri ve gönülleri, ölümün kanat açtığı patikalarda su taşıyan bu kadınların üzerinde titreşiyordu. Fakat yazık ki, gidenlerin çoğu bir daha dönmüyorlardı. Ahulgoh'un hali yürekler acısıydı. Fakat başını kaybeden ve müdafaa kabiliyeti felce uğrayacak sanılan Surhay Kule, hala dimdik duruyor ve mucize kabilinden bir müdafaaya devam ediyordu.
Gittikçe artan bir hiddet ve şiddetle dövüşen bu yırtıcı kartal yuvasını kökünden dağıtmadıkça Ahulgoh'u ele geçiremeyeceğine tamamıyla kanaat getiren General Grabe, yoluna dikilen bu engeli neye mal olursa olsun bertaraf etmeye ve Çarın isim günü olan 22 Ağustos gününe kadar bayrağını Ahulgoh'a dikmeğe bütün kurmay heyetiyle ve maiyet kumandanlarıyla bir ağızdan and içti. Süngü ve kılıç hücumuyla zapt edilemeyeceği, birçok kanlı tecrübelerle anlaşılan Surhay kalenin dik ve asil başına bir cehenem dolusu ateş çevrilmişti. Son taşa, son mazgala ve son nefese kadar bütün hayat söndükten ve sustuktan sonra, kahraman kule güzel bir Temmuz ayının dördüncü günü adını tarihe ve şanlı hatıralarını ebediyete armağan ederek abideleşti ve destan olup gitti.
Son
Menüye Dön