İslâm Âmme (Kamu) Hukukunda Değişiklik

Selçuklular'dan önceki doğu-islâm dünyasında: birbirine karşı cephe almış mahallî hâkimiyetlerin yarattığı siyasî düşmanlık ve aynı zamanda türlü inanç ve mezheplerin halk arasında meydana getirdiği düşmanlık ile, Selçuklu İmparatorluğu'nun geliştiği zamanlardaki siyasî ve mânevî birlik Kutadgu-Bilig'deki Türk Bey'i (hükümdarı) hakkındaki tanımın en iyi ifadesidir. Tarihî kaynaklarda çoğu "Es-sultan'ül-âdil" diye anılan Türk devlet başkanları, hak ve adâlet "kanunlarını" yürütmekte oldukları için türlü din, mezhep ve telâkkiye bağlı kütleler huzur içinde günlük hayatlarını devam ettiriyorlardı. İmparatorlukta ve diğer Türk-İslâm siyasî teşekküllerinde -halkın dinî duygusunun tahriki ile meydana gelen Babaî isyanı (1239) ile istilâcı Moğollar'a karşı direnme gayretleri dışında- görülen bazı iç mücadele hareketleri, bilindiği üzere, bilhassa şehzadeler arasında beliren hâkimiyet ihtirasının sonucu idi ve Türk hükümranlığındaki "kut" prensibi dolayısiyle halk bu gibi meselelerle fazla ilgilenmiyordu. Buna karşılık, Selçuklu İmparatorluğu parçalandığı zaman, idarenin zaafından faydalanarak eski dünyevî iktidarı tekrar kurmak isteyen halifelerin Irak Selçuklu devletinin yıkılışında ve bilhassa halife En-Nâsır li-dinillah (1179-1229)'ın Harezmşah imparatorluğunun çöküşü, İslâm-Türk ülkelerinin Moğol istilâsı altına düşüşünde oynadıkları menfi rol hatırlanmağa değer. Diğer taraftan Mısır Türk Sultanı Baybars Abbasî âilesinden birini (El-Muntasır bi'llah) hilâfet tahtına oturtmuş (1261), Delhi sultanlığında da aynı "lâik" görüş yürürlükte kalmıştır. Ala'üd-din Kalaç'a göre, devlet ile şerîat ayrı şeyler olup, biri hükümdara, diğeri kadı ve müftîlere âit işlerdir. Netice olarak, Türkler'in İslâm dünyasına getirdiği bu prensip, yâni âmme menfaatlerini korumakla vazifeli devlet otoritesinin herşeyden üstün olduğu düşüncesi, bütün Türk-İslâm devletlerinde hâkim olmuş, tamamiyle şeklî mahiyette saltanatları tasdik, hil'atler, unvan vermekle yetinen halîfeler dünya işlerine karıştırılmamıştır.

Hükümranlık bahsinde sultan zevcelerinin durumu da dikkat çekicidir. İslâm âmme hukukunda yeri olmayan hâtunların Türk-İslâm devletlerinde eski Türk geleneği icabı otoritelerini yürütmeğe çalıştıkları görülür. Meselâ Tuğrul Bey'in hanımının bu ünlü sultan üzerindeki nüfûzu kaynaklarda belirtilmiştir. Sultan Melikşah'ın zevcesi, Kara-Hanlı prensesi, Celâliye (Terken) Hâtun da devlet idaresinde çok tesirli idi. Siyasî temasların bazan önce bu hâtunla yapılarak olgunlaştırıldığı bilinmektedir. Kaynaklar bu hâtun'un ayrı bir dîvân'ı (hükümet) olduğunu da kaydederler. Fakat bu yönden Harezmşah Alâ'üd-din Tekiş'in hanımı ve Alâ'üd-din Muhammed Harezmşah'ın annesi, Kanglı prensesi, Terken Hâtun bilhassa mühimdir: Ayrı Dîvân'ı, ayrı sarayı vardı ve sultanın emirleri bu hâtunun imzası olmadan geçerli sayılmıyordu. Harezmşah Muhammed, iktidarının sonlarına doğru Semerkand'a çekilerek başkenti Gürgenc'i ona bırakmak zorunda kalmıştı.

Son

Menüye Dön