Teşkilât
Selçuklu devrinde askerî teşkilâtta yapılan çok mühim yenilik de bu askerî ikta idi. Bir taraftan mevcudu çok yüksek orduların devlete külfet yüklemeden beslenme ve donatımını mümkün kılan, diğer yandan, verim ölçüsünde vergi artacağı için ikta sahiplerinin de gayreti ile memleketin zengin ve mâmur hâle gelmesine yardım eden, fakat bir nevi toprak bağışından ibaret olup, İslâm ikta'ından farklı bulunan Selçuklu usulünün eski Türk toprak hukukunun yeni şartlara uydurulması olduğu anlaşılmaktadır. Bunlardan başka, gerekince halktan ücretli asker (Hâşer) de toplanırdı. Selçuklu ordularına, devletin başından sonuna kadar, büyük fetihler yapan, bilhassa uc (sınır)larda kendi bey'lerinin idaresinde vurucu kuvvet olarak emsalsiz hizmetler gören Türkmenler'i de ilâve edersek eski Türk 10'lu sistem üzerine kurulu Büyük Selçuklu askerî gücünün azameti iyice ortaya çıkmış olur.
Delhi sultanlığında ordu, Kalaçlar çoğunlukta olmak üzere, Türk'tü ve Hindistan'da askerî başarıların epeyce kolay elde edildiği anlaşılıyordu. Sultan Balaban'ın ifadesi ile "7-8 bin Türk atlısı, 200 bin Hindû askerinden üstün" idi. Şâir Husrev-i Dihlevî de "Türk'ün karşısında Hindû, arslanın karşısında ceylân gibidir" diyordu. Sultanlığın son zamanlarında Orta Asya'dan Türkler'in gelişi çok seyrekleştiği için ordu ikmâlini yerlilerden yapmak gerektiğinden iktidar zayıflamış, nihayet yabancılara intikal etmişti.
Harezmşah'larda yerli kıtalar yanında ordunun asıl vurucu çekirdeğini Kanglı, Kimek ve Kıpçak-Uran gibi bozkırlı Türkler meydana getirmekte idi. Bu kuruluş Sultan Tekiş zamanında (1172-1200) başlamış, hanımı Terken Hâtun'un akrabaları sıfatıyla Harezmşahlar topraklarına akın eden bozkırlı unsurların çoğalması ile gittikçe artarak oğlu Alâü'd-dîn Muhammed'in asıl dayanağı olmuştu. Ancak Harezmşah'a büyük bir imparatorluk temin eden bu ordunun daha ziyade Terken Hâtun tarafını tutması ve bundan da mühim olmak üzere, yerli halk ile bir türlü imtizac edememesi Sultan Muhammed'in Moğollar karşısında perişan düşüp, devletini kaybederek bütün Orta-Doğu'nun Moğol tahakkümü altına girmesini kolaylaştırmıştı.
Mısır'da ise ordunun Kıpçak Türkleri'inden teşkiline büyük ehemmiyet verilmiş bundan dolayı Sultan Kutuz, Baybars ve Kalavun'un anayurdu olan Kıpçak-bozkırı(Deşt-i Kıpçak) ile irtibatın muhafazasına dikkat edilmişti. Oradan Türk gençlerinin deniz yolu ile Mısır'a gelmelerini sağlamak için Bizans ile anlaşmalar yapılıyordu. Elbette Kıpçak-bozkırı havalisinden getirilen gençlerin hepsi de Türk asıllı değildi. Aralarında Islavlar, Rumlar ve özellikle Çerkesler vardı. Ancak bunların garnizonları ayrı idi. Türkler Nil üzerinde bir adada oturuyorlar("Memâlik-i Burcîye") ikamet ediyorlardı. Eyaletlerde sipahîler ve ayrıca savaş zamanında orduya katılan "Mutavvia"(Gönüllüler) de vardı.
Donanmaya gelince, burada Gazneli Sultan Mahmûd'un İndus'da Catlar'a karşı hazırlattığı nehir filosu ile Selçuklular'da, Süleyman-şah'ın İznik'deki vekili Ebu'l-Kaasım'ın Kius limanında(Gemlik Körfezi) inşasına başlattığı(1087'lerde) fakat derhal Bizans tarafından imha edilen küçük çaptaki deniz kuvvetleri anılmağa değer. Fakat bu İslâm-Türk devletleri çağında en kuvvetli ve Bizans ile boy ölçüşecek donanmayı İzmir Bey'i Çaka inşa ettirmiş ve Mısır Türk Devleti de kuvvetli donanmaya sâhip olmuştur. Özellikle, ordunun devrin en üstün silahları ile teçhiz edildiği Sultan Baybars zamanında Akdeniz ve Kızıldeniz'de geliştirilmiş tersanelerde çeşitli gemiler yapılıyordu.
Son
Menüye Dön