SULTAN II. ABDÜLHAMİD HAN
Bilindiği gibi Eylül 1876'da II. Abdülhamid çok tehlikeli diplomatik bir durum devralmıştı. Osmanlı Imparatorluğu Sırbistan ve Karadağ ile savaş halindeydi. Rusya, Bulgar isyanının başarısızlıkla sonuçlanmasını ve Balkanlardaki diğer gelişmeleri ve imzalanan Londra şartlarının yerine getirilmediğini bahane ederek Osmanlılara savaş ilan etmişti. Romenler, Sırplar, Karadağlılar ve Bulgarları yanına alan Rusya hızla güneye doğru ilerleyip Türkleri, Bulgar topraklarından çıkarmak için etnik tarihi planları uygularken, Osmanlı Devleti içinde bulunduğu malî ve askerî durum ve dış ülkelerden siyasi veya başka türlü destek alamadığından hiçbir şey yapamıyordu.
Rumeli ve Kafkasya'da cepheden çekilen Osmanlı ordusunu peşinden gelen yüz binlerce göçmen izliyordu. İşte cephede bu olaylar olurken, kendisine çok ümit bağlanan Meclis-i Mebusan, muhtelif mülkiyet gruplarının mücadele ve entrika sahhnesi haline gelmişti. Nazik durum hiç hesaba katılmıyor, Ermeni ve Rum mebuslar kendi dillerinin resmi dil olması gibi döneme hiç uymayan teklifleri tartışmaya açıyorlardı.
Ayrıca Rus ordusu Istanbul'a yaklaştığı sıralarda durumun daha da kötüleşmesini önlemek için Edirne'de Ruslarla imzalanan Edirne Antlaşması da bunlara, padişahı ve çevresini yıpratma fırsatı vermişti. Halbuki padişah mütareke sonrası barış şartlarının Anayasa çerçevesinde mecliste görüşülmesi taraftarıydı. Buna karşılık saraydaki toplantıya katılan mebuslar savaşın hezimet ve sona ermesinden doğrudan padişahı suçladılar. Sadrazamın ve kumandanların azlini istediler. Nazırların meclise gelip hesap vermesi gibi talepleri öne sürdüler.
II. Abdülhamid savaşın hâlâ sürdüğünü ve durumun kritikliğini öne sürerek buna razı olmadı. Sadece sadrazam Ethem Paşa'nın yerine Ahmet Hamdi Paşa'yı getirdi. Buna rağmen 22 Ocak'ta teklif kabul edildi. Bunun üzerine padişah, anayasaya dayanarak I3 Şubat 1878 tarihinde Mebusan Meclisini süresiz olarak kapattı. Ancak Meşrutiyet ve anayasadan yazgeçtiğine dair hiçbir beyanda bulunmadı. Aksine devlet salnamelerinde bu iki müessesesinin varlığından sık sık bahsettirdi ve şeklen meşruti devlet şekli devam etti.
İnisiyatif ve sorumluluğun padişaha geçmesinden sonra II. Abdülhamid, 3 Mart 1878 yılında Ruslarla savaşa son veren Ayastefanos Antlaşmasını imzaladı. Ancak bu anlaşmaya İngiltere ve Rusya itiraz ederek şartların Berlin'de bir kongrede görüşülmesini istediler. Diğer taraftan İngiltere, konferansta Osmanlı devletine yardım edeceği bahanesiyle 4 Haziran 1878 tarihinde Kıbrıs adasının yönetimini geçici olarak üzerine aldı. Ancak bu tavize rağmen görüşmelerde İngiltere Osmanlılara karşı ilgisiz kaldı ve Sultan Abdülhamid istemeden çok ağır şartlarla Berlin Anlaşması'nı imzalamak zorunda kaldı (13 Temmuz 1878).
Bu anlaşma sonucu Osmanlı Devleti çok ağır bir harp tazminatı ödemekle kalmadı, aynı zamanda Sırbistan, Romanya ve Karadağ bağımsızlıklarını kazandılar. Bulgaristan prensliği kuruldu. Ermeniler için doğuda reform yapılması kararlaştırıldı. Dahası Osmanlı Devleti'nin ekonomik durumu bozuk olduğu için vaat ettiği harp tazminatının karşılığında Kars, Ardahan ve Batum Rusya'ya bırakıldı. Bosna-Hersek ise Avusturya tarafından işgal edildi.
Böylece Abdülhamid'in tahmin ettiği gibi Berlin'de büyük devletler Osmanlı İmparatorluğu'nu paylaşma planlarını hayata geçirmişlerdi. Dolayısıyla bu planların önlenmesi ümidiyle Abdülhamid'in bizzat verdiği Kıbrıs tavizi de işe yaramamış, stratejik öneme ait bir ada İngilizlere devredilmişti.
Bu tarihe kadar devam eden olayların gelişmesinde II. Abdü1hamid'in rolü olmamış, fakat mutlakiyet yönetimini kurmasına ve 1881 yılı sonlarından itibaren idareyi tamamen kontrolüne almasına ortam hazırlanmıştır. Yönetimi paylaşmanın ülkeye felaket getirdiğine inanan ve artık aleyhinde sözler söylenmesine dahi tahammülü kalmayan II. Abdülhamid, hükümeti, ulemayı ve orduyu avucunun içine aldı.
Bundan sonra kafasındaki Osmanlı'yı yeniden canlandırmak için planlarını ve düşüncelerini bir bir uygulamaya koyar. Ancak İslamcı olarak nitelendirilen ve halifeliğin avantajlarına sığınan Abdülhamid tuhaf bir seçenekle karşı karşıyadır. İddialı reform planlarını hazırlama konusunda en büyük destekçisi Ingiliz Büyükelçisi Layord'dur.
Fakat despot bir idare kurmakla suçlanan II. Abdülhamid, bilindiği imajının tersine adalet reformu, eğitim reformu, çevre düzenlemesi, demiryolları inşası, savunma sisteminin modernleştirilmesi gibi pek çok reform ve düzenlemeyle ülkeyi batı standartlarına yaklaştırır. Adeta Cumhuriyetin mimarları ve alt yapısı bu reformlar sayesinde meydana çıkmıştır.
Ne var ki bu reformların faturası kabarık olmuştur. Abdülhamid'den önce Abdülaziz döneminde alınan borçların ödenmesi sırasında yaşanan problemler yüzünden devletin kredibilitesi düşmüştü. II. Abdülhamid'in bu sorunu aşmak için yapabileceği çok fazla şey de yoktu. İthalat haklarını donduran kapitülasyonlar nedeniyle gümrük politikası işlemiyordu. İltizam sistemi eski verimini vermiyordu. Vergiler çiftlik sahiplerinin tavırları yüzünden toplanamıyordu.
İşte ekonomik alandaki bu durumu düzeltebilmek için II. Abdülhamid işe koyuldu. Önce devletin dış borç kredibilitesini düzeltmek amacıyla bankerlerle bir anlaşma yaptı (22 Kasım 1880). Daha sonra, dış borçlar için ayrı bir düzenleme yaparak devletin yıllık gelirlerin yarısından fazlasını tüketen ve devletin prestijini sarsan dış borçların tasfiyesine girişti.
Avrupalı alacakların temsilcileriyle 20 Aralık 1881 tarihinde bir anlaşma imzaladı. "Muharrem kararnamesi" olarak meşhur olan bu anlaşma ile II. Abdülhamid alacaklı ülkelere belli devlet gelirlerini toplamak üzere Düyûn-u Umumiyye'yi kurma imtiyazı tanıyordu. Bu kararname yüzünden II. Abdülhamid Türk tarihçilerinden çok eleşiri aldı ve tarihçiliğimizde polemik doğurdu.
Ancak bu durum geçici bir rahatlık sağlamıştı. II. Abdülhamid'in mali portreyi düzelttikten sonra yönetimde ve ülkede nüfuzunu arttırmak için ilk defa "Padişah ödeneği" ayrıldı. Bu padişahın şahsen bütçenin bir kısmını kendi ve ailesinin kullanımına ayırtması demektir. Bu uygulama kesin bir dille ifade edilebilir ki kişisel amaçlarla kullanılmamıştır.
II. Abdülhamid padişah ödeneğini yatırımlara, tarım alanlarının satın alınmasına, özellikle 1879 yılından sonra Mezopotamya da toprak satın alınmasına harcamıştır.
Devamı Var
İleri